TEVHİD MERTEBELERİ TEVHÎD- EF'ÂL

 

TEVHÎD- EF'ÂL

Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?
Ef'âlin Hakk'ka ait; tövbe et, tekbir getir!

Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;
Kendini Rab olarak görmeğe kalmış ramak!

Ef'âlini hikmetle yaratan Rab'dır ancak;
Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.

Vermedikçe Rab'bına ef'âlini bittemyiz,
Olur musun ef'âlin künhünü hiç mümeyyiz?

"Lâ fâile illAllah" Tevhîd-i Ef'âl'dir, bil!
Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;
Sen, ef'âli yaratan O Ulu Üstâdı gör!

Olur cüz'î irâde, perdesi basîretin;
Kezâ muharrikidir, nefis denen meretin.

Bu cüz'î irâdeyi söküp atsan fehminden,
Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?

Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,
Sultânî irâdeye tâbi' olarak bekler.

Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.
Meslûbü-l irâdedir; huzûrda câri bu hâl.

Hakk huzûrunda olmaz irâde emâresi!
Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;
O'nun tâbi' olduğu cebir de cebr-i mutlak.

Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;
Ef'âli de Hakk'dan bil; bu fakr ile bul rahmet!

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:
Tevhîd-i Ef'âl: Fiillerin birliği. Tevhîd mertebelerinin birincisi,
Uruc (mânevî yükselme) sürecinin ilk basamağı ve Fenâ Kavsi'nin ilk
durağıdır. Eşyâda sâdır olan fiillerin aslî fâilinin Hakk olduğu
bilincinin uyanması ve bu bilincin hâl edinilmesi demektir. Ef'âl:
Fiillerin çoğulu, işler, ameller. Fâil: (1) İşleyen, yapan; (2) Bir
fiilin anlattı ı işi yapan.

Ramak: Pek az şey.
Bittemyîz: Seçerek, ayırtederek.
Künh: Bir şeyin aslı, Hakîkati, özü, temeli, kökü.
Mümeyyiz: Seçen, ayıran.
Lâ fâile illAllah: Allah'tan başka fâil yoktur.
Sâlik: Mânevî bir yola giren.
İfnâ: Yok etme, tüketme.
Cüz-î irâde: Kişinin arzu ve fiillerini gerçekleştiren fâilin yalnızca kendi olduşu inancı.
Basîret: Önden görüş, seziş, gönül uyanıklığı.
Muharrik: (1) Tahrîk eden, harekete geçiren, oynatan; (2) Kışkırtan, ayartan, dürten.
Meret: İri ve çirkin şey, sevimsiz ve münâsebetsiz.
Müheyyâ: Hazır.
Sultânî irâde: Cenâb-ı Hakk'ın İrâdesi. Tâbi': Uyan, boyun eğen,
bağlı kalan, birinin emri altında bulunan. Muhâl: Mümkün olmayan,
imkânsız. Meslûbü-l irâde: İrâdesi alınmış, elinde bir şey olmayan.

Huzûr: Hâzır bulunma.
Cârî: (1) Cereyân eden, akan, geçen; (2) Geçerli. Emâre: Belirti, iz, eser, ipucu, eser, ni an, âlamet.
Cebr-i izafî: Bağlı bulunduğu şeye göre değişen bir zorlayıcılık,
mecbur kalış, seçeneği düşündürmeyen bir güç, seçme özgürlüğünü
kullandırmayan zorlayıcı durum.

İrâe: Gösterme, işâret etme.
Ârif: İrfân sâhibi, mârifete kavuşmuş kimse, velî.
Itlak: Salıverme, koyuverme, bırakılma.
Cebir: Zor, zorlama.
Cebr-i Mutlak: Tek zorunlu güç, kaçınılmaz zorlayıcılık.
IX. DERSİN YORUMU:
1-5. Beyitler:
Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?
Ef'âlin Hakk'ka ait; tövbe et, tekbir getir!

Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;
Kendini Rabb olarak görmeğe kalmış ramak!

Ef'âlini hikmetle yaratan Rabb'dır ancak;
Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.

Vermedikçe Rabb'ına ef'âlini bittemyiz,
Olur musun ef'âlin künhünü hiç mümeyyiz?

"Lâ fâile illAlah" Tevhîd-i Ef'âl'dir, bil!
Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

Merâtib-i Tevhîd yâni Tevhîd Mertebeleri altıdır. "Merâtib-i Tevhîd
Sülûku" en alt noktası Beeriyyet ve en üst noktası da Tevhîd-i Zât diye
isimlendirilen bir çember gibi düşünülür. Bu çemberin Beşeriyyet
durağından itibâren başlayan Yükseliş Kavsi: Tevhîd-i Ef'al, Tevhîd-i
Sıfat ve Tevhîd-i Zât mertebelerini kapsar; bunlara Fenâ Mertebeleri
denir. Bu çemberin iniş Kavsi ise: Cem', Hazretü-l Cem' ve Cemmü-l Cem'
mertebelerini kapsar; bunlara da Beka Mertebeleri denir. Bu iki kavis
tamamlanınca Cemmü-l Cem' mertebesi ile Beşeriyyet durağı çakışır.
Sâlik böylece hareket noktasına geri dönmüş olur. Ama bu dönüşte
sâliğin elde ettiği idrâk ile salt beşer seviyesinde yâni bu mânevî
yolculuğun başındaki idrâki arasında pek büyük bir fark vardır.
Ganiyy-i Muhtefî'nin Merâtib-i Tevhîd Risâlesi'ndeki gâyesi bu mânevî
yolcuğa fikrî bir hazırlığı gerçekleştirdikten sonra Fenâ ve Beka
mertebelerinin mâhiyetlerini açıklamaktır.

Ganiyy-i Muhtefî, bu nefesinde işte "Fenâ (Yokluk, hiçlik, kulun
fiilini görmemesi hâli. İnsânın zâtının Hakk'ın Zât'ında eriyerek
aslına kavuşması. Tevhîd mertebelerinde "Fenâ-i ef'âl, Fenâ-i sıfat ve
Fenâ-i zât" urûç (yükselme) makamlarıdır. Bu makamlar temkîn değil,
telvîn yâni renklenme/boyanma makamlarıdır. Fena'nın başı "Seyri
İllallah" (Allah'a doğru seyir) ve sonu "Fenâfillâh" dır (Allah'da
sönme/yok olmadır).) Mertebeleri"nin birincisi olan "Tevhîd-i Ef'âl"
yâni "Fiillerin Birliği" üzerinde durmakta ve "Lâ fâile İllAllah"
idrâkini zevk etmenin yolunu ve yordamını telkîn etmektedir. "Lâ fâile
İllAllâh" Türkçe karşılığı ile "Allah'tan başka fâil yoktur" demektir
ve bununla kişinin kendi fiillerinin fâili/yaratıcısı olmadığı ve
görünen tüm fiillerinin aslında Hakk'a ait olduğu gerçeği idrâk
ettirilmek istenmektedir. Yine Ganiyy-i Muhtefî, insânın kendi
fiillerinin fâili olduğunu sanmasının, aslında, nefsin insana oynadığı
bir oyun olduğuna dikkati çekmekte ve bu vehmin insanın kendisini
neredeyse Rabb olarak görmeye sevk edebileceğini vurgulamaktadır. Bu
vehimden kurtulu un insanın kendisine izâfe edilen fiillerden
soyunarak, bu fiillerin aidiyetinin eninde sonunda kendisinin değil
Rabb'ın olduğunu idrâk etmesiyle mümkün olduğunu telkîn etmektedir.

Tevhîd-i Ef'âl mertebesine şu iki âyet örnek olarak verilir: "Oysa
ki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır."(Saffat/96) Ve
"Âdemoğullarını karada da denizde de Biz taşımışızdır".(İsrâ/70)

Kur'ân'ın ilk cümlesi olan "Besmele"de ise "Rahman" ve Rahîm"
isimleriyle sıfatlanan "Allah" ismi, fiili tecellîdir. İnsân başladığı
her işe "Besmele" ile başlar ve Rahman ve Rahîm olan Allah'tan başka
fâil, yâni yapan ve işleyen olmadığını düşünür ve aynı zamanda
kendisini en küçük işlediği işlerden tamamıyla fânî (kendisinin
işlediği bu işlerde en küçük bir katkısının olmadığını) bilirse, işte
bu tecellî Allah'ın insâna olan fiili tecellîsinden ibârettir. Bu
tecellîde Allah insâna iş ile tecellî eder. Bu tecellî Hakîkat yoluna
girmenin başlangıcıdır. Fiillerin fâilinin Allah olduğu telkîni insânın
aklına "böyle bir düşüncede ahlâkî yükümlülü ün nasıl yeri olabilir?
Veyâ "İnsândan çıkan kötü fiilerde, yanlış işlerde ahlâken sorumlu olan
kimdir ve kim kime karşı sorumludur?" sorularını getirebilir.

İnsân, Şeriat açısından, kendi fiilerinden sorumludur. Buna rağmen,
kendisi, ahlâkî anlamda fâil-i muhtar, yâni fiillerini kendisinden
başka haricî ya da dahilî herhangi bir belirleyici âmilden bağımsız
olarak irâde eden bir fâil değildir. İnsanın fiilleri doğrudan doğruya
kendisinden çıkmaktadır ve bu fiiller kendi istidâdıyla ve bu istidâdı
idâre eden kanûnlarla belirlenmiştir. Bu kanûnlar (A'yân-ı Sâbite) öyle
sâbit ve değişmez kanûnlardır ki, Allah bile onları değiştirmez. Her
şey Ezel'de takdir edilmiştir. Bu hususu Prof.Dr. Ahmed Yüksel
Özemre'nin yayınlanmamış "Kader ve Kazâ'ya Îmanı Anlamak" başlıklı
incelemesinden yararlanarak açıklamak istiyoruz:

Mânevî alanda insanın ayağını kaydıran önemli tuzaklardan biri de
Gündelik Akl'ın (Akl-ı Meâş'ın) "Kader ve Kazâ" sırrını, gene Kader'in
iktizâsı olarak, idrâk etmek için çaba sarfetmesi ve bu konuda vehminin
esiri olmasıdır. Oysa insan "Kader ve Kazâ"nın sırrını fehmetmekden
âcizdir. Nitekim, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de sırf bunun için: "Bana
Kader'in sırrından sual etmeyin!" buyurmuştur.

Kader Cenâb-ı Hakk'ın Mükevvenât'ı yaratmadan önce zaman içinde vuku
bulacak olan her şeyi Zât'ına has: 1) Hikmeti ve 2) Hükmü ile tesbit
etmiş olmasıdır. Kazâ ise Cenâb-ı Hakk'ın: "Ol! (Kün!)" emr-i
ilâhîsiyle bu Mükevvenât'ı ve zamanı halk etmesinden sonra, bu vuku
bulacak olanların zaman içinde Kader'de tesbit edilmiş olan sıralarına
göre tecellî edip vuku bulmalarıdır.

Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'den ilgili âyetler ile bir bölük hadîs
"Kader ve Kazâ" faslının, sırrının değil de, yalnızca îmânî temelinin
anla ılması için mealleri ve yorumlarıyla birlikte aşağıya
dercedilmiştir:

Âyetler:
... Göklerin ve yeryüzünün ve her ikisi arasındakinin mülkü
Allah'ındır. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye kadirdir. (Mâide/6).

Allah: Mâlikü-l Mülk'tür; yâni bütün Mükevvenât'ın Hâlikı ve
Mâliki'dir. Mülkünde bütün tasarruf yetkisi ancak Zât'ına mahsûstur.
Dilediğini, dilediği gibi yâni bütün kader ve kazâsı ile birlikte
yaratır. Bunu tâyin etmek konusunda yegâne Yetki, Hikmet, İlim, İrâde,
Hüküm, Hilkat (Yaratma) ve Kudret'in sâhibi sâdece ve sâdece O'dur.

· Allah sana bir zarar verirse o zararı O'ndan başka giderecek
yoktur ve eğer sana bir hayır verirse zâten her şeye gücü yeten de
O'dur. O, kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sâhiptir.
(Enâm/17-18) E er bir zarara uğradığın zehâbına kapılırsan o zararı
Allah'dan başka giderecek bir zât yoktur. Zararını ortadan
kaldırdıklarını zâhiren gözlediklerinin hepsi de bil ki Allah'ın senin
hakkında Ezel'de vermiş olduğu Kader hükmüne uygun hareket
etmektedirler, ve çoğu da bunun bilincinde değildir. Görünüşe aldanma!
Allah yüce Hikmeti ile bütün Mükevvenât'ın Kader'ini Ezel'de tesbit
etmi tir. Görünüşün ardında, aslında, her şeyin gerçek sebebi yalnızca
ve yalnızca O'nun Hükmü'dür.

· Şurası gerçektir ki Biz her şeyi Kader'e göre yaratırız. (Kamer/49)
Kader bütün bu Mükevvenât Âlemi'nin ilâhî yâni Allah'a mahsûs olan
programıdır. Allah, her bir nesnenin vücûd âlemindeki zuhûrunun Ezel'de
"Ol!" emriyle yaratmış olduğu bu programa uygun olmasını murâd ve
takdîr etmiştir.

· Arzdaki her yürüyen canlının rızkının sorumluluğu yalnızca Allah'ın üzerindedir.
.Allah onun durduğu yeri de (sonunda) gideceği yeri de bilir.
Bunların hepsi de apaçık bir Kitap'da kayıtlıdır. (Hûd/6) Canlıların
maddî ve mânevî rızıklarının sorumluluğu Zât'ına Rezzâk ismini lâyık
görmüş olan Allah'a aittir. Bunların zaman içindeki bütün durum, konum
ve rızıkları Allah tarafından tesbit edilmiş olan Kader kitabında
(Levh-i Mahfûz'da) apaçık yazılıdır. Hiç bir canlı bu kitaptaki
programın dışında hiç bir şey yapmağa kadir değildir. Onlar hakkındaki
hüküm Ezel'de her şeyi bilen ve Zât'ına Aliym ismini lâyık gören Allah
tarafından verilmiştir.

· Siz yeryüzünde de gökte de (Allah'ı) âciz kılanlardan değilsiniz.
Sizin Allah'dan gayrı ne bir dostunuz ve ne de bir yardımcınız vardır.
(Anke-bût/22)

.Sizler ister vehminizin, ister aklınızın dürtüsüyle ya da Şeriat'a
uygun olsun diye bilmecbûriye alacağınız tedbirlerle Allah'ın
takdîrinin önünü kesemez, Ezel'de sizin hakkınızda vermiş olduğu
hükmünün tasarrufunda O'nu âciz kılamazsınız. Aslında, bilebilseydiniz
ki, aldığınız bütün tedbirler de O'nun Ezel'deki hükmüne uygundur. Ama
nefsiniz bunun apaçık idrâkine engel olmaktadır. Ama bilin ki bu
engelleme dahi sizin hakkınızda Ezel'de verilmiş olan Kader hükmünden
bir cüzdür; başka bir şey de değildir.

· Gaybın anahtarları O'nun indindedir, onları ancak O bilir. Karada
ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun bilgisi dışında bir yaprak
dahi düşmez. Ve yeryüzünün karanlıkları içinde bir tek tâne bile yoktur
ki, yaş ve kuru hiç bir şey bulunamaz ki apaçık bir Kitap'da tesbit
edilmemiş olsun. (Enâm/59)

Gayb âlemini de Şehâdet âlemini de en ince ayrıntısına kadar bilen
Allah'dır. Çünkü her ikisinin de Hakiym ve Aliym olan Hâlıkı O'dur. O
bütün bunları Kader kitabında tesbit etmiştir. O'nun hükmünün dı ında
tecellî eden hiçbir şey yoktur.

· Ölüleri, hiç kuşkusuz, Biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi,
bıraktıkları her işi yazarız. Biz her şeyi bir öncü'de yazmışızdır.
(Yâsin/12) Yeryüzünde insan sûretinde fakat kalpleri ölü olanların
kalplerini de, bedenen ölerek toprağa girip Cezâ Günü'nü bekleyenleri
de Biz diriltiriz. "Ölmeden evvel ölünüz!"

.Ölüm sırrına erdirdiklerimizi huzurumuzda Hayy kılarak dirilten de
Biz'iz. Bu olacakların hepsi de Mükevvenât'tan önce takdîr ve tesbit
etmiş olduğumuz Kader kitabında kayıtlıdır.

· Hiç bir şehir yoktur ki Biz o şehri Kıyâmet'ten önce helâk
etmeyelim ya da iddetli bir azâba uğratmıyalım. İşte bu, Kitap'da
yazılmış bulunmaktadır. (İsrâ/58)

Biz, "Külli şey'in hâlikun illâ vechehû" âyetinin mânâsı akıllarını
isâbetle ve dirâyetle kullananlar tarafından idrâk edilsin diye, Kader
kitabında, Kıyâmet'den önce her bir şehrin kendisi için biçtiğimiz bir
vakitte helâk olmasını bir kural olarak vaz etmiğizdir.

· Bilmez misin ki Allah gerçekten de göklerde ve yeryüzünde ne varsa
bilir; şüphe yok ki bu, bir Kitap'da bulunmaktadır; şüphe yok ki bu,
Allah için pek kolaydır. (Hacc/70)

· Gökte ve yeryüzünde hiçbir gizli şey yoktur ki apaçık bir Kitap'da bulunmamış olsun. (Neml/75)
· Arzda yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan ku lardan ne varsa
ancak hepsi de sizleri andıran topluluklardır. Biz o Kitap'da hiçbir
şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi de haşredilip Rabb'lerinin
huzûruna getirilirler. (En'âm/38)

Ezel'den Ebed'e kadar vuku bulacak olan her şey Bizim:
Rubûbiyet'imizin, Hikmet'imizin, İlm'imizin, irâde'mizin,
Kudret'imizin, ve Rahmet'imizin eseri olarak eksiksiz olarak hükm ve
kayd edilmiş bulunmaktadır. Görünüşe aldanarak cüz'î irâde sâhibi
olduklarına îman edenlerin ya da vehimlerinin kendilerini: "İnsan kendi
kaderini kendi yaratır" diye avuttuğu insanların Kader'in sırrı
hakkındaki nasibsizlikleri de, vukuat karşısındaki ısyânları da, bütün
insanların haşrı da, Cezâ Günü de hep Bizim tertib etmiş olduğumuz o
Kader Kitabı'nın (Levh-i Mahfûz'un) iktizâsıdır.

· Gerçekten de yeryüzünün onlardan neyi eksiltti ini Biz biliriz.
(Bu bilgiler de dâhil olmak üzere) Her şeyi zabta geçirip koruyan Kitap
ise Bizim indimizde bulunmaktadır. (Kaf/4)

Sizin büyüleriniz de, fallarınız da, eşyâ ya da hadîsâtı
uğurlu-uğursuz diye sınıflandırmanızdaki vehimleriniz de hiç Bizim
indimizdeki bu kitaba te'sir edip de bu Kitab'ın sırlarını sizlere fâş
edebilir ya da Ezel'deki takdîrimizi değiştirebilir mi? Ne kadar da
bâtıl îtikatlarınız var! Hiç değilse bu bâtıl îtikatların dahi Levh-i
Mahfûz'da sizin hakkınızdaki Hükmün gereği olduğunu bir idrâk
edebilseniz!

· Yeryüzüne ya da nefislerinize gelip çatan hiç bir musîbet yoktur
ki Biz, onları yaratmadan önce onu, bir Kitap'da tesbit etmemiş olalım.
Şüphe yok ki bu, Allah'a pek kolaydır. (Hadîd/22)

Yeryüzüne ya da nefsinize gelip çatan bir musîbet karşısında haddi
hudûdu aşmayın! Şeriat'ın böyle bir durumda gerektirdiğini yapın! Ama
görünen sebeplere bakıp da Allah'ın Fâil-i Mutlak olduğunu unutmayın!
Bu musîbetler karşısında Allah'ın takdîrine teslim olarak: "Allah,
demek ki, böyle takdîr etmiş. Mâlikü-l Mülk O'dur. O dilediğini yapar.
Başıma bu gelen de ancak onun Fazl'ındandır (Hâzâ min fadl-ı Rabbî) "
diyerek tevekkül edip Hakk'a teslim olun; gerçek Müslümanlar'dan olun:

· De ki: "Bize, Allah'ın bizim için yazmış olduğundan başkası
kesinlikle isâbet etmez. O'dur bizim dostumuz ve inananlar da Allah'a
dayanıp tevekkül etmelidirler." (Tevbe/51)

· Binlerce oldukları hâlde ölüm korkusundan dolayı yurtlarından
çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara "Ölün!" dedi... (Bakara/243)

İnsanların bazı olayların zuhûruna engel olmak üzere aldıkları
tedbirler o olayların zuhûruna her zaman engel olmazlar. Eğer Allah bir
kimsenin ölümüne hükmetmiş ise ve o kimse kendi aklınca bulunduğu
şehirden çıkıp gitmenin ölüm tehlikesini izâle edeceğine inanır da o
şehri terkederse ölüm Kader'deki hükme uygun olarak onu gittiği yerde
de bulur. Nitekim bir hadîsde, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz:

"Allah bir kulun bir yerde ölmesini takdîr etmişse onun oraya
gitmesine sebep olacak bir ihtiyaç (bir sebep) yaratır" demektedir
(Tirmizî, Kader:11/C.Uşşak:660)

Hadîsler: · Bir kul hayrı ve şerri ile Kader'e îman etmedikçe tam
îman etmiş olmaz. Gene, başına gelecek olan bir şeyin mutlaka
geleceğine, gelmeyecek olanın kat'î sûrette gelmeyecepine inanmadıkça
tam îman etmiş ve O dilediğini yapar" de! Çünkü "keşke" sözü şeytân'ın
işe karışmasına kapı açar. (Ibni Mâce, Mukaddime: 10/C.Uşşak: 656)

· Lânet ettiğim altı çeşit kimse vardır ki onlara Allah ve gelmiş
geçmiş bütün peygamberler de lânet etmiştir. Bunlar: 1) Allah'ın
kitabına ilâve yapan, 2) Allah'ın Kader'ini tasdîk etmeyen, 3) Allah'ın
alçalttıklarını yükseltmek ve yücelttiklerini de alçaltmak için
ceberutlukla insanların başına musallat olan, 4) Mekke haremi dâhilinde
yasak olan işleri yapan, 5) Ehl-i Beytim'e zulmeden, ve 6) benim
Sünnetimi terkedenlerdir. (Tirmizî, Kader: 17/C. Uşşak: 665).

· Her şeyin bir hakîkatı vardır. Kul, başına gelen bir şeyin mutlaka
geleceğine, gelmeyen şeyin de gelmesine imkân olmadığını bilmedikçe
îmanın hakîkatına erişemez. (Ebû Dâvûd, Sünnet:16/Câmiü's Sa îr: 1346,
Yeni Asya).

· Bir kişi Resûlullah'a gelerek: "Yaptırdığımız muskaların,tedâvîde
kullandığımız ilâçların ve yaptığımız perhizlerin Allah'ın kaderinden
gelecek herhangi bir şeyi geri çevireceği görüşünde misiniz?" diye
sordu.Resûl-i Ekrem: "Onlar da Allah'ın Kader'indendir" buyurdu.
(Tirmizî, Kader: 2/C.Uşşak: 667).

· Adak Allah'ın insanoğlu için takdîr ettiğinden başkasını
yaklaştırmaz (yâni hükmettiği kaderi değiştirmez). Fakat adak bazan
Kadere uygun dü er de bu da cimrinin vermek istemediği malı vermesine
sebep olur. (Müslim, Nezir:7/Câmiü's Sağîr:1227,Yeni Asya),

· Allah tarafından takdîr edilene râzî olması insanoğlunun
mutluluğundan ve Allah'dan hayır dilemeyi terketmesi de
bedbahtlığındandır. Gene, Allah tarafından kendisine takdîr edilene
karşı şikâyetçi olması insanoğlunun bedbahtlığındandır. (Tirmizî,
Kader: 15/C.Uşşak:664)

· Allah'dan (bir işin) hayırlısını dilemesi insanoğlunun iyi
olduğunun işâretidir. Allah'ın takdîr ettiğine rızâ göstermesi
insanoğlunun iyi oldğunun işâretidir. Allah'dan (bir işin) hayırlısını
dilememesi insanoğlunun kötü oldu unun işâretidir.

.Allah'ın takdîrine hoşnutsuzluk göstermesi de insanoğlunun kötü
olduğunun işâretidir. (Müslim, Müsned:168, Tirmizî, Kader:15, Müslim,
Hac:402).

· Allah bir kulu hakkında bir şey takdîr etmişse, bu takdîrini hiç
bir şey geri çeviremez. (İbni Kânî'den/Câmiü's Saîr: 958, Yeni Asya).
Allah bir kulun Kader'inde kendisi için bir şeye hükmetmişse O'nun bu
hükmünü dua da, adak da, Şeriat'a uygun ya da Şeriat-dışı tedbirler de
değiştiremez.

Bunların Allah'ın hükmü üzerinde hiç ama hiçbir tesiri yoktur.
Bununla beraber kul, Allah'ın takdîrinin nasıl tecellî edeceğini
bilmediği için, ekseriyetle kendi nefsine hoş gelecek bir beklenti
içindedir ve dua ve niyâzları da daha çok nefsini tatmin edecek bir
tecellînin vuku bulması yönünde olur (Aslında onun bu beklentisi de, ve
dua ve niyâzları da gene Allah'ın kendisi için Kader'ine yazmış olduğu
hükümlerinden başka bir şey değildir). Hâlbuki yukarıdaki bir başka
hadîsde de belirtilmiş olduğu vechile bir insan: 1) bir işin
hayırlısını dilemek ve 2) Allâh'ın kendisi için takdîr etmişolduğu
şeyin vukuunda da bu takdîre rızâ göstermek mecbûriyetindedir. Bu
konuda belki de her şartta geçerli olabilecek, efrâdını câmî' ve
ağyârına mânî' olan bir dua: "Yâ Rabbi! Bildiğim ya da bilmediğim her
türlü şerden Sana sığınır, bildiğim ya da bilmediğim her türlü hayrı
Sen'den niyâz ederim" şeklinde olmalıdır.

· Fazla kaygılanma! Senin için takdîr edilen olur, rızık olarak
yazılan gelir. (Beyhakî'nin Şaâbü-l Îman'ından/Câmiü's Sa îr:3873, Yeni
Asya).

nsanın vukuat karşısında ya da beklediği rızık bakımından
kaygılanması kendi nefsinin doğal bir tepkisidir. Ancak, insan nefsine
hâkim olarak bu konuda aşırıya kaçmamalıdır. İnsanın, Allah'ın Ezel'de
kendisi için vermiş olduğu hükümden başka bir şeyin asla vuku
bulamayacağının ve takdîr edilmiş olan rızıktan da başka bir rızka asla
nâil olamayacağının idrâkini zinde tutarak Rabb'ine teslim olması
kendisi için daha hayırlıdır.

· Kuş dahi Kader'le uçar. (Ömer Fevzi Mardin, Hadîs-i Şerifler, s.101).
· Muhtac olduğunuz şeyleri (yüz suyu dökmeden, zillete düşmeden)
izzet-i nefis ile isteyiniz. Zîrâ umûrun kâffesi Allah'ın takdîri ile
cereyân eder. (a.g.e.,s.102).

· Üç huy vardır ki onlar kimde bulunursa o, Allah'ın sevgili has
kullarından olur. Bu üç huy: 1) Kadercin hükmüne rami olmak, 2)
Allah'ın haram kıldığı şeylere karşı sabretmek, 3) (sâdece) azîz ve
celîl olan Allah'ın zâtı için öfkelenmek

. (Deylemî'nin Müsnedü-l Firdevs'inden/Câmiü's-Sağîr: 1835, Yeni Asya).
· Şunlar îmanın zayıflığındandır: 1) Allah'ı kızdırmak bahâsına
insanları râzî etmen, 2) Allah'ın verdiği rızıktan dolayı insanları
övmen, 3) Allah'ın sana vermediği rızıktan dolayı insanları kötülemen.
Bir kimse ne kadar şiddetle isterse istesin, Allah'ın nasîb etmediği
şeyi sana getiremez. Hiç kimsenin hoşnutsuzluğu da Allah'ın sana
verdiğini geri alamaz. Allah, hikmetiyle ve büyüklüğüyle, huzur ve
ferahı: 1) Kader'e rızâ'ya, ve 2) kuvvetli îmana; kaygı ve üzüntüyü de:
A) şüpheye, ve B) "kaderine itiraz etme"ye yerleştirmiştir. (Ebû
Nuaym'ın Hılye'si ve Beyhâkî'nin Şi'bü-l Îman'ından/Câ-miü's Sağîr:
1389, Yeni Asya).

Bu âyet ve hadîslerden anlaşılmaktadır ki eğer bir kimse bir hâcet
için dua eder de o duanın muhtevâsı bi hikmet-i Hudâ gerçekleşecek
olursa bu duanın, o kimsenin nefesinin kuvvetinin bir emâresi ya da
Kader'ini değiştirmiş bir dua olarak değil de: 1) onun, ezelde Cenâb-ı
Hakk'ın tâyin ve takdîr etmiş olduğu hükme (zâhirde) tesâdüfen paralel
düşmüş görünen bir duası, ve kezâ 2) gene ezelde, o kimse için takdîr
edilmiş olan hükmün gereği olarak kabûl edilmesi gerekir.

Kazâ'nın zâhirine bakıp da işin aslında bir sebeb-sonuç ilişkisinin
mevcûd olduğunu vehmetmek vahim bir hatâdır. Cenâb-ı Hakk, Ezel'de,
Zât'ını bir sebeb-sonuç ilişkisiyle kayıt altına almaksızın Kader'i
tâyin etmiştir.

Kader'de, yalnızca, Cenâbı Hakk'ın (hikmeti sâdece ve sâdece Zâtı'na
mâlûm olan) Hükmü vardır. Bu Hüküm ise: 1) "sebeb-sonuç ilişkisi"nden
bağımsızdır; ve 2) bu ilişkinin, insanın nefsinin kendi hayâlinde
tahrik ettiği, vehmî zuhûruna da takaddüm eder. Beşerin Akl-ı Meâş'ının
kendisine telkîn ettiği sebeb-sonuç iliş kisi Kader'in halkedilmesinin
temelinde yoktur. Bu ilişki ancak, Kazâ'nın zuhurunda, olayların zaman
içinde bir silsile teşkil etmesinin mâkûlemizde (gene de Ezel'deki
Kader hükmüne uygun olarak) ihdâs ettiği bir vehimden ibârettir. Hiç
bir işin Kader hükmünün dışında vuku bulmadığı ve kimsenin Kader'in
hükmünü değiştiremeyecği idrâki dâimâ zinde tutulmalıdır. Bu itibarla,
bâzı hareket ve davranışların "uğurlu" ya da "uğursuz" olduğu vehmine,
yâni nefsin insana, açık ya da kapalı bir biçimde, telkîn ettiği
"Kader'in hükmünü değiştirebileceği vehmi"ne kapılmamak gerekir. Bu
kabil bir inanç bir tür şirk-i hafî'den başka bir şey değildir. İnsan
bir takım hareket ve davranışlarla ya da mezarlardan, meczublardan,
falcı ve cincilerden meded umarak Kader'i değiştiremez. Başına ne
gelecekse gelecektir. Bu anlamda uğurlu sayılabilecek tek şey insanın
kendi nefsinin hiyle ve oyunlarını teşhis ve tesbit etmek hususunda
irâde ve idrâk sâhibi olmasıdır. Ayrıca unutulmamalıdır ki Cenâb-ı
Peygamber Efendimiz: "El hayru fi mâ vak'a" yâni: "Vuku bulanda hayır
vardır" ve gene "Bir işin sonunu sabırla beklemek ibâdettir" demiğtir.
O hâlde vuku bulanın hayrının tecellî etmesini sabırla ve îmanla
beklemek mahzâ edeb ve ibâdet olmaktadır. Böyle bir fırsat, ele
geçtiğinde, asla hebâ edilmemelidir.

Beşer, herhangi bir hususta: 1) Şeriat'a, 2) Akl'a ve 3) İlm'e uygun
olan bütün gerekli tedbirleri eksiksiz almakla yükümlüdür. Bu tedbirler
alınmaksızın Kader'in hükmüne teslimiyet göstermek ise: 1) isâbetli de
değildir, 2) Peygamber'in sünnetine uygun bir tavır da değildir.

İnsan Kader'in kendisi hakkındaki nihaî hükmünü (yâni Dünyâ'daki
hayâtında kazandığı sevab ve günahlar yüzünden Cennet'e mi Cehennem'e
mi gideceğini) remil atarak da, zâiçe çıkartarak da, fal açarak da,
medyumlar ya da cinler ...vb vâsıtasıyla da bilemez. Bununla beraber,
insanın Dünya hayatındaki fiilleri Kader'in kendisi hakkındaki nihaî
hükmünün ne olacağının şaşmaz bir göstergesidir. Eğer bir insan bütün
hayâtında emr-i bi-l mâ'rûf ve nehy-i ani-l münker'e uygun hareket
ederse bu onun Kader'inde tesbit edilmiş olan nihaî yerin Cennet
olduğunun işâretidir. Bütün bu nedenlerden ötürü, Tevhîd-i Ef'âl
zevkine erişen Hakk yolu yolcusu kendi fiillerinin aidiyetini, bunları
hiç sorgulamadan, Sâhib-i Aslî'sine iade eder ve bu bakımdan tam bir
teslîmiyet içinde olur.

6- 13. Beyitler: Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;
Olur cüz'î irâde, perdesi basîretin;
Kezâ muharrikidir, nefis denen meretin.

Bu cüz'î irâdeyi söküp atsan fehminden,
Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?

Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,
Sultânî irâdeye tâbi' olarak bekler.

Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.
Meslûbü-l irâdedir; huzûrda câri bu hâl.

Hakk huzûrunda olmaz irâde emâresi!
Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;
O'nun tâbi' olduğu cebir de cebr-i mutlak.

Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;
Ef'âli de Hakk'dan bil; bu fakr ile bul rahmet!

Şeriat açısından insanın eylemlerinin/fiillerinin/sorumluluğunun
kaynağı olan cüz'î irâde, insânın hürriyet probleminde önemli bir köşe
taşıdır. Öyle ya bir yerde fiil/eylem varsa, bu fiili niyet safhasında
tasarlayan, çe itli seçenekler/imkânlar arasından karar kılan ve
sonunda uygulamaya koyan bir özgür irâde de vardır şüphesiz.

Ama Ganiyy-i Muhtefî, Tevhîd-i Ef'âl aşamasına erişmiş olan sâlikin
"Ef'âli yaratan Rabb'ı" görmesi gerektiğine işaret etmekte ve bu
olgunluk aşamasında artık "Karagöz perdesinde bakar-kör bir sûretten"
farklı bir olgunluk sâhibi olmasına dikkati çekmektedir. Hakk'ın
huzûrunda bulunmakta olduğunu idrâk edemeyen ve dolayısıyla da
kendisinde bir cüz'î irâdenin mevcûd olduğunu vehmeden bir kimse bu
vehmiyle aslında Hakk'ın huzurunda bulunmakta olduğunun idrâkinden
yoksun olduğunu te'yid etmekten başka bir şey yapmamaktadır.

Aslında bizler, adına Kader ya da Levh-i Mahfûz denilen muazzam bir
ilâhî senaryonun Mükevvenât denilen sahneye konuluşunda rol almış
figüranlardan başka neyiz ki? Bu sahnede serbest olduğumuzu iddia
ediyoruz, "Özgürüz, bizim cüz'î irâdemiz var" diye böbürleniyoruz.
Aslında senaryoyu yazıp bize rol verenin yanında bizim cüz'î irâdemiz
sâdece senaryoda bize düşen rol ile sınırlıdır. O halde, Büyük Senarist
dıında kimsenin tam bir özgürlüğü yoktur, bütün İrâde yâni Küllî İrâde
O'na mahsûstır. Bu açıdan bakıldığında cüz'î irâdemizin, aslında,
nefsimizin bir aldatmacasından başka bir şey olmadığı kolayca fehm
edilmektedir. Halvetî sufîlerinden Kayserili Mehmet Tevfik (ölm.1927)
mürîdlerinden birine bir gün emreder: "Git de filân yerde Karagöz
oynatılıyormuş, seyret ve gel bana anlat." Mürîd gider, seyreder ve
gelir. Tevfik Efendi : "Ne gördün? Anlat hele!" der.

Mürîd gördüklerini anlatmaya başlar. Büyük insân dinler, dinler ve nihâyet şöyle der:
"Orada görülecek şey şudur: Bütün o hareketleri bir tek el idâre
etmektedir. Tıpkı kâinattaki binlerce oluş, geliş ve gidişi bir tek
elin idâre etiği gibi".

Demek oluyor ki kendimizde vehmetmekte olduğumuz özgürlüğümüz ya da
cüz'î irâdemiz dahi, aslında Küllî İrâde'nin takdîrinden başka bir şey
değildir. Büyük sûfî Ebû Süleyman Dârânî (215/830) bu gerçeğe, insânı
tanımlarken şöyle temas ediyor: "Zâhirine sâhip, bâtını sâhipli;
görünüşte hür, gerçekte köle"(Yaşar Nuri Öztürk, Kur'ân-ı Kerim ve
Sünnete Göre Tasavvuf, S.102, Fatih Yayınevi Matbaası, Birinci Baskı,
Ekim, 1979'da Ebû Hayyân et-Tevhîdî'nin Mısır 1929 basımlı El-Mukabesât
kitabının 89. sayfasına atfen.) Bir başka sûfî, Fâtih Türbedârı nâmıyla
mâruf Ahmet Amiş Halvetî aynı gerçeği: "İnsân zâhirde muhtar, Hakîkatte
mecburdur" ifâdesiyle dile getirmektedir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte yukarıda açıklamaya çalıştığımız;
"özgürlük zannı" perdesi altında insânı aldatan ve nefsini azdıran
"cüz'î irâde"yi zihinden/düşünceden çıkarıp atmadan Tevhîd-i Ef'âl'in
gerçekleşemeyeceğini bir kez daha vurgulamakta ve "cüz'î irâde"nin
Küllî İrâde'nin içerisinde nasıl eridiğini/kaybolduşunu 9-10.
beyitlerde verdiği örnekle şöyle anlatmaya çalışmaktadır.

Pâdişah'ın huzûrunda, ondan gelecek bir emri almaya hazır olarak
bekleyen ve Pâdişâh'ın sultanî irâdesine boyun ermiş olarak bulunan bir
kişinin kendi irâdesiyle iş yapması mümkün değildir. Aslında potansiyel
olarak iş yapabilir ama Pâdişâh'ın huzurunda bulunmasının kendisine
telkîn ettiği "Edeb" onun cüz'î irâdesini elinden almıştır. Böyle bir
davranış Ganiyy-i Muhtefî'nin 12. beyitte de belirttiği gibi yalnızca
âriflere özgü bir ahlâktır ve "âr"dan kaynaklanır. Pâdişâh'ın kudretini
ârif olan O'nun huzûrunda O'nun mutlak cebrine tâbîdir. Ganiyy-i
Muhtefî'nin verdiği bu örneğin tarihsel bir arka plânı da vardır:
Sultan II. Abdülhamîd zamanında Üçüncü Devre Melâmîliği'nin pîrî olan
Seyyid Muhammed Nûrul Arab'ın düşüncelerini kendilerine uygun bulmayan
bazı kimseler kendisini Pâdişâha gammazlarlar. Bunun üzerine Sultan II.
Abdülhamîd, Seyyid'i İstanbul'a dâvet ederek bizzat kendisinin de
dinleyebileceği bir ilmî toplantının Şeyhülislâmın konağında
yapılmasını, fakat kendisinin orada bulunacağını Şeyhülislâmdan başka
kimsenin bilmemesini irâde eder. Gerçekten Pâdişah gelir ve toplantı
salonuna açılan kapılardan birinin önüne konulan bir paravanın ardından
toplantıyı izler. Bu toplantıya zamanın ileri gelen ulemâsı dâvetlidir.
Söz Allah'ın sıfâtlarından başlar sırasıyla kudret, hayat ve ilim gibi
sıfatlardan sonra irâde bahsine gelir.

Burada Seyyid Muhammed Nûrul Arab: "Allah'ın bütün kemâl sıfatları
insâna cüzî de olsa yansımıştır. Böyle olunca cüz'î bir irâdenin de
insânda bulunması lâzım gelir. Fakat huzûrda bulunanlar cüz'î
irâdelerini izhâr edemezler" der. Dinleyenler bunu "Acaba bir örnekle
açıklayamaz mısınız?" demeleri üzerine, Nûrul Arab bu sefer keşf ehli
olduğunu da izhâr ederek: "Bakınız, biz şimdi Pâdişahın huzûrunda
bulunuyoruz. Onun huzûrunda bizim cüz'î irâdemizle her istediğimizi
yapabilmemiz mümkün müdür? Onun huzûrunda irâde külliyyen onundur. Bize
gel derler, kalkıp geliriz, çıkın gidin derler, çıkar gideriz. Ne zaman
huzûr-i şâhâneden çıkarsak, o zaman cüz'î irâdemiz geçerlilik kazanır.

Ehlullâh ise her an Allah'ın huzûrunda bulunduklarının idrâkini
zinde tuttuklarından, dâima Allah'ın irâdesiyle hareket ederler.
Huzûrdan ayrılmazlar ki irâdelerine sâhip olsunlar." der. Muhammed
Nûrul Arab'ın irâde konusundaki bu sözleri II. Abdülhamîd'i memnun
etmiş, kendisinin rahat bırakılmasını ve İstanbul'daki ikameti
esnâsında en iyi şekilde ağırlanmasını emretmiştir.

Tevhîd-i Ef'âl nefesinin 13. ve son beytini Ganiyy-i Muhtefî, rahmet
bulmak isteyenlerin İlâhî İrâde'ye mutlaka boyun eğerek
ef'âllerini/fiillerini Hakk'a vermelerini ve fakr'ı tercih etmelerini
söyleyerek bitmektedir. Şüphesiz buradaki fakr, yoksulluk anlamında
değil, "El fakrü fahrî" diyen Hz. Peygamber(SAV)'in işâret ettiği gibi
hiçbir ârâzın kendisine ait olmadığını idrâk etmiş olan sâlikin nefis
ve vehim fakrıdır.

"Hakk kulundan intikamı yine abdiyle alır,
Bilmeyen ilm-i ledünni, ânı abd etti sanur,

Her işin Hâlık'ı oldur, abd eliyle işlenür,
Sanma ansız bahriyâ âlemde bir çöp debrenür.."

IX. Dersin Kıssadan Hissesi
İnsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis tezkiyesinden sonra Hakk
yolunun yolcusu (sâlik) kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak
olan Merâtib-i Tevhîd'i hiç değilse ilm-el yakîn olarak zevk etmeğe
yönelmelidir.

Merâtib-i Tevhîd'in ilk basamağı olan Tevhîd-i Ef'âl'de, sâlikde
egemen olan idrâk: asıl fâilin Cenâb-ı Hakk olduğu idrâkidir. Bu idrâke
erişen sâlik artık hiçbir fiili kendi fiili olarak görmez ve
kendisininmiş gibi görünen fiilleri de Cenâb-ı Hakk'a rücû ettirerek o
âna kadar fiillerini kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduşu
hafî şirkden O'na sığınır. Bu idrâk sâlike Kader ve Kazâ'ya îmânın
temellerini iyice hazmetmesini ve Mükevvenât'a daha bilgece bakmasını
sağlar.