MAKAM-I CEM'Ü-L CEM

MAKAM-I CEM'Ü-L CEM 
 
Cem'ü-l Cem'e ulaşan mazhar-ı lûtf o kişi,
Kemâliyle hür olup bırakmıştır teşvişi.

İşleyen cesedinden, nefsinden ve Rûh'undan
Şeksiz, şüphesiz Allah! Artık O'dur hür, handan.

Her şeyini istilâ etmiştir Yüce Rabb'i;
Hep aynı Gerçek olur: Merbûb, Rab ve Mürebbi'.

Âlim'dir: Evvel, Âhir, Zâhir ve de Bâtın'a
Bu şuhûdla merbûbdur Rabb'inin mir'âtına

Vârisidir Nebî'nin: İlm'ine, Ahlâk'ına;
Hem fâildir, hem teslîm o Yüce Hallâk'ına.

"Ve inneke le alâ hulukin azîm" mazharı
Ahvâli tefhim eder El Lâtîfü-l Kahhâr'ı.

Bil ki O her hâliyle âlemlere rahmettir;
Bekabillah'da mukîm bir mazhar-ı Samed'dir.

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:
Cem’ü-l Cem: Tevhid Mertebeleri’nin altıncısı ve Bek Mertebeleri’nin üçüncüsüdür.
Mazhar-ı lûtf: Lûtfa mazhar olan kimse.
Teşviş: Karıştırmalar, karmakarışık etmeler.
Handan: Sevinçli, gülen.
İstilâ: Yayılma, kaplama.
Merbûb: Kul.
Mürebbi': Terbiye eden.
Evvel: Allah’ın isimlerinden: Hilkatten önce de var olan.
Âhir: Allah’ın isimlerinden: Varlığının sonu olmayan. Bir şeyin fenâ bulmasından sonra onun ardından Bâkî kalan.
Zâhir: Allah’ın isimlerinden: Kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığı ile gösteren.
Bâtın: Allah’ın isimlerinden: Kendi’ni Şehâdet Âlemi aracılığıyla gizleyen. Şuhûd: Görme, tanık, şahid.
Hallâk: Halk edici. Yaratıcı.Yaratan. Vareden. Ve inneke le alâ hulukin azîm: Andolsun ki Sen en yüce bir ahlâk üzeresin.
Tefhim: Anlatma, bildirme.
Latîf: Allah’ın isimlerinden: Yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden.
Kahhâr: Allah’ın isimlerinden: Yarattığındaki zâhirî tecellîyi ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren.
Bekabillâh: Nefsi ile ölü Hakk ile diri olmak. Mukîm: Oturan. Samed:
Allah’ın isimlerinden: Her tecellînin, zuhûra gelebilmesi için, Zât’ına
ihtiyaç duyduğu ama Kendisi bütün ihtiyaçlardan berî olan.

XVI. Dersin Yorumu
1- 4. Beyitler:
Cem'ü-l Cem'e ulaşan mazhar-ı lûtf o kişi,
Kemâliyle hür olup bırakmıştır teşvişi.
İşleyen cesedinden, nefsinden ve Rûh'undan
Şeksiz, şüphesiz Allah! Artık O'dur hür, handan.
Her şeyini istilâ etmitir Yüce Rabb'i;
Hep aynı Gerçek olur: Merbûb, Rab ve Mürebbi'.
Alim'dir: Evvel, Âhir, Zâhir ve de Bâtın'a

Bu şuhûdla merbûbdur Rab'binin mir'âtına
Makam-ı Cem’ü-l Cem, Tevhid Mertebeleri’nin altıncısı, Beka
mertebelerinin ise üçüncü ve son makamıdır. Aynı zamanda bu makam
Nüzûl/İniş Kavsi'nin de bitiş noktasıdır. Bu makam Hakk ile Halk’ın,
Vahdet ile Kesret’in buluşma yeridir ve Kemâlât buradan zuhûr etmiştir.
Bu makam sâhiplerinin tevhîdî zevki: Hakk’ı müşâhede ederken halkı
görmekten ve halkı görürken Hakk’ı müşâhede etmekden mahcûb/perdeli
olmamaktır.

Kur'ân'da Cem’ü-l Cem makamına: "Ve mâ remeyte iz remeyte ve
lâkinal-lahe remâ" (Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı)
(Enfâl/17) âyetiyle işâret edilmektedir.

Bu makamda artık sâlikten işleyen Hakk’ın fiilleri ve izleridir.
Daha önce Fenâ mertebelerini zevk eden kişinin Ef’âl, Sıfat ve Zât diye
anılan üç libâstan/elbiseden soyunarak bunları Hakk’a geri verdiğini
söylemiştik. Böylece üryân/çıplak kalan bu kişiye Beka mertebelerinde
ise İlâhî Rahmet ile üç kat elbise giydirilir. Sâlik Makam-ı Cem'de
Hakk’ın Zât'ının, Hazretü-l Cem'de Hakk’ın Sıfatlar'ının libâslarını
giyinmişti. Bu son makam Cem’ü-l Cem'de de Hakk’ın
ef’âlinin/fiillerinin libâsını giyer.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitte Cem’ü-l Cem'e ulaşan kişinin bir
çok iyilik ve güzelliklere kavuştuğunu ve artık onun nefsin
bulanıklığından kurtularak vizyonunun netleştiğini, olgunlaşıp temkin
sâhibi bulunduunu, daha da önemlisi hür olduğunu söylemektedir. Acaba
hür olmak ne anlama gelmektedir?

Cem’ü-l Cem Mertebesi, insânın yaratılış gâyesininin hedefi olan ve
"Ben cinleri de, insanları da yalnızca bana kulluk etsinler diye
yarattım" (Zâriyat/56) âyetinin de işâret ettiği gibi kulluk/ubûdiyet
mertebesidir. Hamervâh yâni nefsâniyetin gayyâ kuyusunda iken hiçbir
şeyden haberi olmayan beşer Cem'ü-l Cem makamını hazmettiğinde ezelî
saflığına en ileri seviyede yaklaşmış, nefsâniyeti rûhaniyetine
dönüşmüş, iğreti ve mevhûm a'râzdan soyunarak Hakk’ın irâdesinde
erimiş, nûranîlerden olmuştur. Böyle olunca da mutlak hürriyetin sâhibi
olan Yaratıcı, saflaşan kulunda bütün kudret ve tasarrufuyla tecellî
etmeye/işlemeye başlar. İşte bu, en ileri hürriyet hâlidir.

Bundan da anlıyoruz ki hürriyetin kemâli ile ubûdiyyetin kemâli aynı
noktada birleşmektedir. İrfânî dildeki ifâdesi ile: bu yolda son,
aslında başlangıca dönüştür hâli gerçeklşmektedir. Bidâyet de
(başlangıç) nihâyet de (son) insânın içinde dürülüp saklanmıştır. İnsân
iç âleminde saklı olan mesâfeleri aşarak Saf/Kâmil Nefs hâline inkılâb
etmektedir. Geçirilen arınma eğitimi (seyr-ü sülûk) insânı tekrar o
eski hâline getiriyor. Bu nedenle Hz. Muhammed (SAV)’e, hem de İsrâ
gibi bir yolculukta abd/kul diye hitâb edilmesinin manâsındaki büyüklük
de buradan gelmektedir. Özetle söylemek gerekirse: "İçinde ubûdiyet
sırrını gerçekleştirene, dışında hürriyet bahşedilir." (Sehlü-t-
Tüsterî)

Ganiyy-i Muhtefî, 2. beyitte bu hürriyet konusuna bir kez daha
değiniyor ve Cem’ü-l Cem makamındaki kişinin cesedinden, nefsinden ve
Rûh’undan şeksiz şüphesiz Allah’ın işlediğini ve artık O kişinin bu
hâliyle hür ve mutlu (handan) olduğunu yeniden tekrarlayarak vurguluyor.

3. beyitte ise, böyle bir kişinin her şeyini yüce Rabb’inin
kapladığını; Kul, Rabb ve Mürebbi’nin aynı Gerçek'te birleştiğini
anlatmaktadır. Çünkü bu makama gelmiş bir kişi, kendi zâtı ile Hakk’ın
Zâtı’nın aynılığını idrâk etmiş, varlığın ve kaderin sırrı kendisine
açılmış, görülen zâhirî/dış zıtlıkları Tevhîd potasında eritme
tasarrufuyla donatılmıştır. Artık O, bütün bu farklılıkların aynı
Hakîkat’in farklı vecheleri olduğunu kâmil bir biçimde idrâk etmiştir.

Böyle bir idrâkin kişiyi ulaştırdığı ilim (İlm-i Ledün) ise çok
özeldir. Bu ilmin kapsayıcılığını ve nüfuz ediciliğini Ganiyy-i Muhtefî
4. beyitte şöyle açıklar:

Cem’ü-l Cem’i zevk eden kişi için "Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın" aynı
çizgide toplanmıştır. O, aynı anda hem zâhire/dışa hem de bâtına/içe
nazar edebilmekte, evvelin/öncenin ve âhirin/sonranın bilgisinden
haberdar olmaktadır. Çünkü O, Allah’ın boyasıyla boyanmış, Hakk’ın
gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli olmuştur. Cem’ü-l Cem makamı,
aynı zamanda, kişinin Hakk için kâmil bir aynaya dönüşmüş olduğu
makamdır. Hz. Peygamber (SAV) bu makamda kendini "Men reâni fakad
rey’el Hakk" yâni "Beni gören Hakk’ı görmüş olur" sözüyle tanıtmıştır.
Bu makamdaki kişi, Allah’ın kemâlâtını izhâr eden bir ayna oluğunun
şuurundadır. Bu nedenle onun bu aynalık görevini yerine getiriği bu
makamın en ileri kulluğudur.

5-7. Beyitler:
Vârisidir Nebî'nin: İlm'ine, Ahlâk'ına;
Hem fâildir, hem teslîm o Yüce Hallâk'ına.
"Ve inneke le alâ hulukin azîm" mazharı
Ahvâli tefhim eder El Lâtîfü-l Kahhâr'ı.

Bil ki O her hâliyle âlemlere rahmettir;
Bekabillah'da mukîm bir mazhar-ı Samed'dir.
Ganiyy-i Muhtefî, 5. beyitte Cem’ü-l Cem’de bulunan kişinin Hz.
Peygamber (SAV)’in hem ilmine hem de ahlâkına vâris olduğunu söylemekte
ve bu yönüyle onun bir yandan kulluk sorumluluklarını yerine
getirirken, bir yandan da bâtını sâhipli bir varlık olarak yüce
Yaratıcı’ya teslim olduğunun altını çizmektedir.

6. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da Hz.
Peygamber (SAV)’i övdüü "Ve inneke le alâ hulukin azîm" yâni "Andolsun
ki Sen en yüce ahlâk üzerinesin" (Kalem/4) âyetine atıfta bulunuyor ve
Cem’ü-l Cem’de olan kişinin bu âyetin mazharı olduğunu bildiriyor. Daha
sonra da böyle bir şereflenmenin Muhammedî bir ahlâk olarak varlığa
yansımasını Allah’ın güzel isimlerinden ikisi olan "El Lâtîfü-l Kahhâr"
isimlerine izâfe ediyor. "El Lâtif " ve "El Kahhâr", görünüşte
birbirlerine iki zıt isim ama bu iki ismin toplam olarak tecellisi
Makam-ı Cem’ü-l Cem’de bir denge ahlâkı olarak ortaya çıkıyor.

Cem’ü-l Cem daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Şeriat ile Hakîkat'ın
cem edildiği/toplandığı makamdır. Başka bir deyişle bu makamdaki
kişinin zâhirini Şerîat, bâtınını ise Hakîkat süslemektedir. Bu nedenle
bu kii zâhirde Şerîat'in kendisine yüklediği görevleri yerine
getirirken tâvizsizdir fakat merhametli ama her hâlükârda adâlet üzere
olmak durumundadır. Bu da onu "El Kahhâr" isminin bir uygulayıcısı
olarak Celâl sâhibi kılar. Ama bunu yaparken de işin hakîkatine vâkıf
olmanın getirdiği Cemâl'i de izhâr eder. O, "El hayru fî mâ vaka’a"
yâni "Vuku bulanda hayır vardır" ya da "Hayır, vâki olandadır"
hadîsinin huzuru içerisindedir. Bu şuurla kusurları bağışlar, affeder,
her şeye rahmetle bakan bir Mâhza Hayr'a dönüşür.

Artık O, Ganiyy-i Muhtefî’nin 7. beyitte belirttiği gibi her hâliyle
"Âlemlere rahmet olarak gönderilen" (Enbiyâ/107) Hz. Peygamber’in
ahlâkına bürünmüştür. Daha da ilerisi, böyle bir kişi Hakk ile bâkî
olmanın şuuruyla Cenâb-ı Hakk'ın Samedâniyet'inin de mazharıdır. Bu
niteliğiyle kimseye ihtiyâc duymayan bir vekar içindedir.

XVI. Dersin Kıssadan Hissesi
Cem'ü-l Cem makmını hazmeden kişi Cenab-ı Hakk'ın ilâhî lûtuflarını
ubûdiyyet perdesi altında vekarla setreden bir İnsân-ı Kâmil ve
Mürebbi'dir. Böyle bir kişiye erişen ve o zâtın bu niteliini kefeden
kimse bilmelidir ki önüne çıkmış olan bu fırsat kemâle ermek için
hayatının fırsatıdır.